'Modern muhafazakâr eril bir hınçtan söz etmek mümkün'

Tuğba Sivri: Kadının kamusal alanda görünür olmasını, eşit hak talebini, cinselliğini ve 'dilini' sahiplenmesini hazmedemeyen modern muhafazakâr eril bir hınçtan da söz etmek mümkün.

'Modern muhafazakâr eril bir hınçtan söz etmek mümkün'

Tuğba Sivri: Kadının kamusal alanda görünür olmasını, eşit hak talebini, cinselliğini ve 'dilini' sahiplenmesini hazmedemeyen modern muhafazakâr eril bir hınçtan da söz etmek mümkün.

05 Eylül 2018 Çarşamba 15:00
'Modern muhafazakâr eril bir hınçtan söz etmek mümkün'

Söyleşi: Çağdaş Gökbel

Hayatın içinden röportaj dizimizin altıncı bölümünde doktora öğrencisi Tuğba Sivri ile toplumsal cinsiyet ve feminizm mücadelesini konuştum. Temel kavramlardan yola çıkarak, feminist mücadelenin bugününü ve yarınını masaya yatırdık. Her hafta belirlediğimiz konularla Toplumsal okurlarına yeni şeyler öğrenme zevkini tattırabileceğimizi düşünüyorum.

Seks işçiliği kavramından, Bernays’ın yöntemleriyle manipüle edilen muhalif öznelere kadar bu röportajda merak ettiğiniz tüm soruları Tuğba Sivri’ye yöneltmeye çalıştım. Bir dahaki haftaya yeni konular ve hayatın içinden yeni isimlerle görüşebilmek dileğiyle.

Ekdergi.com sitesinde yayınlanan ‘Muhafazakâr “hınç” kaynağı: Lilith’in isyankâr kızları’ başlıklı yazınızda ‘ressentiment’ Türkçe karşılığı ‘hınç’ olan kavramdan yola çıkıyorsunuz. Bu kavramın tam olarak neyi ifade ettiğini anlatır mısınız?

Ressentiment, Nietzche’nin, modern Hıristiyan ahlakını tanımlamak; Max Scheler’ınsa aksine, Hıristiyanlık’ın özünden kopan ve hümaniter sevgiyi temel alan Aydınlanmacı düşüncenin ruh halini belirtmek için kullandığı bir terim. Scheler, terimin Almanca’da net bir karşılığı olmadığı için Fransızca orijinalini kullanırken “belki” en iyi karşılığın “hınç” olabileceğini belirtiyor. Bu hınç, arzu edilen; ancak erişilemeyen, bu yüzden haset edilen nesneye duyulan öfkeyi ifade edecek bir alan bulamadıkça iktidarsızlığına gömülen ve arzu nesnesinin temsil ettiği değerleri aşağılayarak kendini gösteren, bu anlamda (Scheler’e göre) aristokrasi karşısında burjuva sınıfının ahlakını belirleyen bir kavram. Scheler’e göre bu hınç, özellikle ezilen tarafa içkindir; yani kadınlara, kölelere, işçilere, azınlıklara vs. Çünkü elde edemedikleri yaşama karşı duydukları öfkeyi, o yaşamı ve değerlerini suçlayıp aşağılayarak tatmin ederler. Ben bunun aksini savunuyorum. Yazımda da bunu anlatmaya çalıştım. Bence ataerkil pazarlık yoluyla, elde edemediği ataerkil güçten pay sahibi olmaya çalışan ve bunun için “arzuladığı” hayatı yaşayabilen kadınları aşağılayarak konumunu güçlendiren kadınların dişil ressentiment’ı kadar; kadının kamusal alanda görünür olmasını, eşit hak talebini, cinselliğini ve “dilini” sahiplenmesini hazmedemeyen “modern muhafazakâr eril bir hınç”tan da söz etmek mümkün. Özellikle edebiyat alanının rekabetçi ortamında kadınları yazardan saymayan erkeklerin, tam da bu hınç içerisinde olduğunu söyleyebilirim (Yakınlarda Sefa Kaplan “kadınları meze olarak gören entelektüeller” üzerine bir yazı yayınladı, oradaki anılarda da erkek entelektüellerin kadınlara karşı hıncını okuyabiliyoruz. //t24.com.tr/k24/yazi/kadini-meze-olarak-goren-entelektueller-ulkesi,1920)

Muhalif öznelerin iktidarı elinde bulunduran güçler tarafından manipüle edildiği bilinen bir gerçek. En tipik örneklerden birisi Amerika’da Edward Bernays’ın sigarayı kadınlara bir özgürlük meşalesi biçiminde pazarlamasıdır. Elbette sadece kadın mücadelesi manipüle edilmiyor; iletişim araçlarının sahiplik yapısına bağlı olarak, toplum içerisindeki her özne bu tehditle karşı karşıya. Bu tehlikeyle mücadele etmek için sizce neler yapılmalı?

Öncelikle medya ve popüler kültür konusunda, Frankfurt Okulu’nun ufuk açıcılığını kabul etmekle beraber, alımlayıcının/ okuyucunun aktif rolünü görmezden gelmeyen; kültürün, altyapısal sorunların bir yansımasına indirgemeden kendi içindeki dinamikleri anlamaya çalışan İngiliz kültürel çalışmalar ekolüne kendimi daha yakın hissettiğimi belirtmeliyim. Şu anda da popüler edebiyat ve muhafazakârlık üzerine yazdığım tezde daha çok bu kuramlara dayanarak günümüzü anlamaya çalışıyorum. Ben iktidar elinde manipüle edilen, “uyutulan” pasif kitlelerden bahsetmenin yanlış olduğuna inanıyorum. Tabii ki medyanın, kültür ürünlerinin toplumu etkileme ve dönüştürme gücü var; ama bu ille de tek taraflı olmak zorunda değil. Bu anlamda ne Handmaid’sTale gibi feminist bir distopyanın internet dizisi olmasından ne de Arya Stark, Buffythe Vampire Slayer gibi güçlü kadın karakterlerin ekranda görünmesinden rahatsızım.

“Soru şu olmalı: Neden tam da kadınlar özneleşmeye başlamışken “özne öldü” propagandası yapılıyor?”

Feminizmin popülerleştiği ve feminist söylemlerin kapitalizmin elinde oyuncak olduğu yönünde bir yargı var. Ama bu çok yüzeysel bir bakış bence. Kapitalizmin dönüştürmediği, içine alıp “buharlaştırmadığı” hemen hemen hiçbir politik unsur yok bence. Ama bu demek değil ki susup oturulmalı. Feminizmin popülerleşmesi, Beyoncé’nin ya da Nike’ın pazarlama yöntemlerine malzeme olması; bu sayede #MeToo gibi bir hareketle sinemadan akademiye her mecrada kadınların nasıl taciz edildiklerini ifade eder hale gelebilmelerine de hizmet ediyorsa –ki ediyor- neden popülerleşmeyelim? Her tarafta eril şiddetin bin bir temsiliyle karşı karşıyayken, sırf bazı medyatik figürler ikiyüzlü bir tavırla feminist söylemleri kullanıyor diye popüler alandan çekilerek ya da o alanı aşağılayarak ne elde edebiliriz? Bence burada sorun kimin kime neyi “özgürlük” diye pazarladığı değil. Bu bizi çok kolay muhafazakâr uygulamaları onaylar bir yola itebilir. Soru şu olmalı: Neden tam da kadınlar özneleşmeye başlamışken “özne öldü” propagandası yapılıyor? Daha net söyleyecek olursam, küresel kapitalist sistem her türlü muhalif duruşu bir şekilde bastırmış ve böyle bir ortamda feminist hareket bir ivme kazanabilmişken neden eleştiri, diğer hareketlerden daha çok feministlere ve onların popülerleşen söylemlerine geliyor? Burada bir paradoks yok mu? Bu demek değil ki popüler ürünleri sırf feminizmden bahsediyor diye eleştirmeyelim. Aksine, tam da feminizm “için” eleştireceğiz, ama bunu yaparken kadınların –ve özellikle de genç kızların- cesaretini kırıp yaptıklarının bir anlamı olmadığı hissini vermememiz gerek.

Toplumda şöyle bir algı var: feminizm mücadelesi sadece kadınların mücadelesidir. Oysa toplumsal cinsiyet rollerine ya da aile kurumuna ilişkin radikal eleştiriler sadece kadınlardan gelmiyor. Örneğin İngiliz edebiyatında ‘Thomas Hardy’ ciddi bir biçimde Victoria dönemini ve o dönemin gösteriye bağımlı evlilik kurumunu eleştiriyor. Bu perspektiften hareketle ataerkil yapıyla mücadelenin tek başına kadınların yürüteceği bir mücadeleymiş gibi görmek ne kadar doğru?

Bizde, Batı’daki deneyimin aksine, Ahmet Mithat Efendi’den itibaren kadın yazarları destekleyen ve onları edebiyat alanına hazırlayan “büyük, ağabey yazar”lar vardı. Ama bu, Batı’ya karşı geç kalınmış bir modernleşmeye karşı açığı hızla kapatmak ve “münevver nesiller yetiştirecek münevver anneler” üretebilmek dışında bir amaç taşımıyordu. Kadınlara “nasıl özgürleşeceklerini” anlatıyordu bu erkek aydınlar ve sınırı da yine kendileri çiziyordu. Nitekim cumhuriyet sonra seçme ve seçilme hakkı kazanıldıktan sonra iş tamamlanmış sayıldı ve kadınların direnişi anlamsızlaştırıldı. Günümüze geldiğimizde, tabii ki evlilik kurumunu, eril şiddeti eleştiren pek çok erkek entelektüel var. Ama feminist mücadele, evet, bir kadın mücadelesidir. Birçok nedeni var bunun. Öncelikle, dünyada da yükselişe geçen “masculinities/erkeklikler” çalışmaları, ataerkil toplumda erkeklerin kendi konumlarını ve deneyimlerini sorgulayabilmeleri açısından çok daha elverişli bir alan.

“Ataerkil yapıyla mücadele, kesinlikle feminist bilinçteki kadın, erkek, trans, queer herkesin birlikte yürütmesi gereken bir mücadele”

Kadınlar tam da “söz” hakkı (ki bunu kelimenin gerçek anlamıyla kullanıyorum. Edebiyat da bu söz’e dâhildir) edindikleri bir anda, yine feminist hareketin tepesinde bir Ahmet Mithat Efendi gibi dikilerek “öyle yapmayın, böyle yapın”cılığa varan bir pro-feminizmden bahsediyoruz. Bu istisnai bir durum da değil. Erkeklerin, hem entelektüel hem de politik alanda “en iyiyi biz biliriz” tavrı hâlâ var, her kesimde. Ataerkil yapıyla mücadele, kesinlikle feminist bilinçteki kadın, erkek, trans, queer herkesin birlikte yürütmesi gereken bir mücadele. Ama herkes bunu kendi deneyiminden yola çıkarak yapmalı bence. Dediğim gibi, farklı erkeklikleri inceleyen, bu anlamda erkekliğin olanaklarını/olanaksızlıklarını tartışan bir alan var. Yani ısrarla feminist yürüyüşe katılmayı istemek (ki o yürüyüşün “gece yürüyüşü” olmasının en önemli sebebi, kadınların yanlarında erkekler olmaksızın “sokakta” özgürce yürüyebilmeleridir) yerine feminist örgütlerin ya da akademinin “toplumsal cinsiyet” temalı etkinliklerine gitmek, erkeklerin harekete verecekleri daha büyük bir destek olur. Dahası, Özgecan’ın katledilmesinin ardından yapılan karma eyleme katılan bir başka erkek, başka bir kadını öldürdü. Entelektüel erkeklerin de bundan azade olmadıklarını biliyoruz. Bu nedenle kendi mücadele alanımızı oluşturmak isteğimiz oldukça meşru bir istek. Nitekim özel olan politiktir derken de kastedilen, bireysel ilişkilerde dahi hiyerarşiyi kırmak için sürekli mücadele etmek gerektiğiydi. Çoğunlukla erkekler, evet, en bilinçlenmişler bile, şiddet uyguladığının farkında olmuyor. Bu yüzden herkesin kendi konumunda sorgulama yapması ve mücadeleyi oradan vermesi gerekiyor bence.

Yıllardır tartışılan bir kavram seks işçiliği. Kullanılan bu kavramın tehlikeli bir meşrulaştırmaya yol açabileceğine inananlardanım. Seks işçiliği yerine, seks köleliği ya da başka kavramlar kullanılabilir. Zira gönüllü bir biçimde bu eylemin yapıldığını düşünsek dahi, seks düşkünlüğünün psikolojik bir hastalık olduğu (Nemfomani) biliniyor. Bernays’dan da bahsetmiştik. Sermaye düzeni içerisinde, kadın bedenini pazarlayan ve metalaştıran bir sistemin karşısında, özellikle göstergebilimsel normları da dikkate alarak, kavramları kullanırken daha dikkatli olmamız gerektiğini düşünüyor musunuz?

Daha önce defalarca söylenegeldiği üzere dil, iktidarın ve şiddetin ortaya çıkış alanlarından biri, hatta en birincil ve etki alanı en geniş olanı. Bu yüzden feminist çalışmalar dilin dönüştürülmesi konusunda çok çaba içeriyor. Bu zamana kadar “bayan değil kadın” diyerek kadın eşittir cinsellik (yani konuşulması ayıp, mahrem) algısını değiştirmek için uğraşıldı ve bu emekler karşılık verdi. Seks işçiliği de böyle bir kavram. Sonuçta tüm dünyada çeşitli şekillerde kendini gösteren ve devletin belli bir “düzen”e soktuğu bir alandan bahsediyoruz. Bu alanda gönüllü ya da gönülsüz çalışan kadınların, tacize/ tecavüze/ fiziksel şiddete uğramalarının suç olduğunu; çocukların bu alanda çalıştırılamayacağını, bunun tecavüz olacağını söyleyebilmek açısından bu kadınların “işçi” oldukları gerçeğini görmemiz gerekiyor. Fahişe, orospu gibi hakaret sözcüklerini kullanmak, bu kadınların aşağılık ve her türlü şiddete uğrayabilir olduklarını söylemek demek. Şunu da belirtmekte yarar var; dilde, ifade edilenler kadar ifade edilmeyenler de önemlidir. Dilimizde seks işçileriyle para karşılığı ilişkiye giren erkekler için bir kelime bulunmuyor. Cinsellik, maddi bir karşılıkla satılamayacak bir şeyse aynı zamanda “satın alınamıyor” olması gerekir. Dahası, herhangi bir işi (kanalizasyon işçiliği, madencilik, inşaat işçiliği gibi bedenen insanı zorlayan ve ‘normal’ durumlarda, istenerek yapılamayacak işleri özellikle) gönülsüz yapıyor olmak, o işi “iş” olmaktan çıkarmaz. Normal şartlarda insanların tercih etmeyecekleri işleri yapanlara “işçi” demeyeceksek “işçi hakları”ndan nasıl bahsedeceğiz? Burada iyileşmeye nasıl gidilecek? Bu alanların alternatiflerinin üretilmesini nasıl gündeme getirebileceğiz?

Toplumsal cinsiyet meselesine meraklı okurlarımız için temel düzeyde hangi eserleri önerirsiniz?

Ben teorik okumalardan önce kişisel deneyimlerin önemine inanıyorum. Bu yüzden romanlar, biyografiler, anılar bana daha öğretici geliyor. Önerilerim bu alandan olacak o yüzden.

  • Margaret Atwood- Damızlık Kızın Öyküsü
  • ArundhatiRoy- Küçük Şeylerin Tanrısı
  • Sibel Hürtaş- Canına Tak Eden Kadınlar
  • Sevgi Soysal- TanteRosa

Teorik olmasına rağmen anlaşılır ve rahat dili olan bir iki kitap da eklemek isterim. Örneğin BellHooks’un Feminizm Herkes İçindir kitabı, Fatmagül Berktay’ın Tarihin Cinsiyeti adlı kitabı ve belki Türkiye’de kadın hareketinin nasıl başladığını öğrenmek isteyenler için Serpil Çakır’ın Osmanlı Kadın Hareketi Adlı kitabı ufuk açıcı kitaplar bence.

TUĞBA SİVRİ KİMDİR?

1990 İstanbul doğumlu. Bahçeşehir Üniversitesi Halkla İlişkiler lisans eğitiminin ardından Galatasaray Üniversitesi'nde Medya ve İletişim Çalışmaları yüksek lisansını, Türkiye'de Muhafazakâr Kadınların Siyasal Hareketliliği üzerine yazdığı tezle tamamladı. Site editörlüğü, kurumsal dergi editörlüğü yaptı. Şu anda Yıldız Teknik Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Anabilim Dalı’nda, popüler muhafazakâr romanlarda toplumsal cinsiyet üzerine doktora tezini yazıyor. Feminizm, muhafazakârlık, popüler kültür ve edebiyatla ilgileniyor.

Son Güncelleme: 05.09.2018 15:23
Yorumlar
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
<strong>Dikkat!</strong> Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.