Bu yazının başlığında geçen cümle 56 yıl önce 29 Ocak’ta bir yürüyüşte kullanılmıştır ve hikayesini bu yazının içerisinde bulabileceksiniz.

Geçtiğimiz günlerde “10 Ocak Çalışan Gazeteciler Günü” nü kutladık. Özellikle belli bir yaşın altındaki basın mensubu arkadaşlarımız bu özel günde çok heyecanlıydılar. Birkaç arkadaşımıza “Bu günü neden kutluyoruz?..” diye sorduğumda tam bir yanıt alamadım. Bunun üzerine 2014 yılında kaybettiğimiz Değerli Gazeteci-Radyocu Ağabeyim Selçuk Altan’ın tam da bu konu ile ilgili Bilim ve Sanat Dergisi’nin Aralık 1981’ de 12. Sayıda yayınlanan yazısı geldi aklıma. Selçuk Altan’ ı rahmetle anarken bu köşeyi onun bu azıya bırakıyorum bu hafta:

Babıali’de "Dokuz Patron Olayı" ve çalışanların ortak ürünü: "Basın Gazetesi”
 

Çalışan gazeteciler, her yıl 10 Ocak gününü, “212 Sayılı Yasa” nın yıldönümü olarak kutlarlar. “Basın mesleğinde çalışanlarla çalıştırılanlar arasındaki münasebetlerin tanzimi hakkındaki 5953 sayılı kanunun bazı maddelerinin değiştirilmesine ve bu kanuna bazı maddeler eklenmesine dair kanun” başlığını taşıyan, 27 Mayıs ihtilalinin ürünü olan Milli Birlik Komitesi’nce 4 ocak1961’de kabul edilen ve 10 Ocak 1961 günü Resmi Gazete’ de yayınlanarak aynı gün yürürlüğe giren bu yasa, gazetecilerin bazı sosyal haklarını güvence altına almaktadır.

Basın işverenlerine, iş sözleşmelerinin “yazılı olarak yapılması”, sözleşmelere “işin nev’i”, “ücret miktarı”, “gazetecinin kıdemi”, öğelerinin mutlaka konulması, “ücretlerin peşin ödenmesi” gibi bazı yükümlülükleri getiren ve bugün kısaca “212 Sayılı Yasa” olarak anılan yasa, gazetecilik mesleğine girenlere ve çalışmakta olanlara, kısıtlı da olsa bazı haklar getirmiş, o güne dek görülen başıboşluğa kısmen son vermiştir.

Bu yasanın, önce “çıkmaması” için ve çıktıktan sonrada “değiştirilmesi” için, bir kısım gazete sahipleri büyük çaba göstermişler, fakat yaşamın ileriye doğru gelişen gücü karşısında başarılı olamamışlardır. Dokuz gazete patronunun çabalarından biri de, gazetelerini 1961 ocak ayında üç gün süreyle yayınlamamalarıdır. Babıâli’de “Dokuz Patron Olayı” olarak anılan bu olayı bugünün genç gazetecilerine hatırlatmakta, bilimsel inceleme yapacaklara kısa da olsa önbilgiler vermekte yarar vardır.

“Gazetemizi üç gün kapatıyoruz”

 

10 Ocak 1961 sabahı, gazetelerini ellerine alan okuyucular, yukarıdaki başlıkla karşılaştılar. Bu başlığın altında, çerçeve içinde, dokuz gazete patronunun ortak bildirisi yer alıyordu. Bildiride, önce 27 Mayıs Devrimi övülüyor, arkasından da “... milli birlik komitesi tarafından ilan edilen basınla ilgili kanunlar, milletçe girilen bu aydınlık devirde, basını emsali görülmemiş bir tehlikenin içine atmıştır.” deniliyordu.

(Akşam, Cumhuriyet, Dünya, Hürriyet, Milliyet, Tercüman, Vatan, Yeni İstanbul, Yeni Sabah) imzalarını taşıyan ortak bildiride sözü edilen yasalar, yukarıda kısaca anlatılan “212 Sayılı Yasa” ile Basın İlan Kurumu’nun oluşturulmasıyla ilgili “195 Sayılı Yasa” idi.

Dokuz gazete patronuna göre bu ilk yasa, bildirideki ortak deyişle, “Doğrudan doğruya temel hak ve hürriyetleri kısıntıya sokabilecek” nitelikteydi ve “Müteaddit müracaatları neticesiz kaldığından ve teessürlerinin ifadesi olmak üzere” gazetelerini üç gün süreyle kapatmaya karar vermişlerdi.

İşin içyüzü...

 

Okuyucular, çalışan gazetecilere sosyal haklar getiren yasaların, neden birer “Tehlike” olduğunu, neden “Temel hak ve hürriyetleri kısıntıya sokacağını” gerekçeli olarak açıklayan satırları, bildiride boş yere aradılar ve işin, aslında, basın özgürlüğü ile değil, patronların çıkarlarıyla ilgili olduğunu, ancak ertesi gün yayına başlayan ve çalışan gazeteciler tarafından çıkarılan “BASIN” adlı gazeteden öğrendiler.

Bu olaydan önceki gelişmeleri şöyle özetleyebiliriz:1960’ın son aylarında, adı geçen iki yasanın hazırlık döneminde, Milli Birlik Komitesi, işçi ve işveren temsilcilerini Ankara’ya çağırmış, bir dizi seminer düzenlemişti. İşverenler de çalışanlar da burada düşüncelerini dile getirirlerken, bazı patronlar, gazetelerinde her iki yasayla ilgili hazırlıkları ağır dille eleştirmişler ve “Gerçek gazetecilerin düşünülmediğini” öne sürmüşlerdi. Örneğin, bunlardan Falih Rıfkı Atay,İşin acelesi yok. Olsa bile Milli Birlik komitesi üyelerinin, hakiki basın temsilcileri ile hesap kitap masa üstünde konuşarak durumun gerçeklerini tespit etmelerini arzu ederiz” demişti. Oysa Ankara’daki toplantılara, bütün basın dernekleri, sendikaları ve gazete sahipleri sendikalarının her ikisi de çağrılmışlardı. Örneğin, İstanbul Gazeteciler Sendikası’nı Hasan Yılmaer ve Ömer Sami Coşar, Ankara Gazeteciler Sendikası’nı İlhami Soysal, İstanbul Gazeteciler Cemiyeti’ni Nuyan Yiğit ve görevlendirilen Hayri Alpar ile Şemsi Kuseyri, Ankara Gazeteciler Cemiyeti’ni Altan Öymen, Gazete Sahipleri Sendikası’nı Akşam Gazetesi’nin sahibi Malik Yolaç ve Naşit Uluğ temsil ediyorlardı.

Atay’ın seminerlere katılan gazetecileri “Gerçek Gazeteci” saymaması üzerine, İstanbul Gazeteciler sendikası, Basın Şeref Divanı’na başvurarak yazarın kınanmasını istemişti. Aynı günlerde Yeni Sabah ve Vatan gazeteleri patronlarının da yasa hazırlıklarını ağır dille eleştirdikleri henüz belleklerdedir. Patronların öfkesi sürerken, yasanın Milli Birlik Komitesi’nde kabul edildiği açıklanmış, bunun üzerine dokuz gazetenin sahibi, yasa daha Resmi Gazete’de yayınlanmadan, yukarıda açıklanan ortak bildiriyi kaleme alıp gazetelerini kapatmaya karar vermişlerdi. 9 Ocak’ ta alınan karar 10 Ocak 1961’ de yayınlanmadan önce, patronlara karşı ilk tepki, gazetelerin yazı işleri müdürlerinden geldi: Çoğu, söz konusu bildirinin çıktığı gazetelerine “Sorumlu Müdür” olarak imzalarını koymayacaklarını bildirdiler ve koymadılar. Dünya’nın yazı müdürlerinden Sami Karaören ve Hikmet Çağlayan, Milliyet’in yazı müdürlerinden Hasan Yılmaer ve Vatan’ın yazı müdürlerinden Mesut Özdemir ile Gökşin Sipahioğlu bunlar arasındaydılar.

10 Ocak günü dokuz patronun bildirisi gazetelerinde yayınlanırken, İstanbul Gazeteciler Sendikası’nda da olağanüstü bir gün yaşanıyordu. Çalışan gazeteciler, 27 Mayıs öncesindeki karanlık günlerde bir araya gelemeyen gazete sahiplerinin, bu kez çıkarları söz konusu olunca nasıl kol kola girdiklerini somut olarak görmüşlerdi.

Sendika o gün bir bildiri yayınlayarak şöyle dedi: “Bu kapanma kararı, gazetelerin tesis ve maddi imkânlarını ellerinde bulunduran gazete sahipleri tarafından verilmiştir. Basını meydana getiren asıl ve büyük kütle olan biz yazı işleri müdürleri, sekreterler, istihbarat şefleri, muharrirler, muhabirler, foto muhabirleri, karikatüristler, ressamlar, musahhihler (düzeltmenler) ve diğer fikir işçilerinin böyle bir kararda oyumuz olmadığı gibi, bu hareketi asla tasvip etmemekteyiz.”

Bildiride, 27 Mayıs öncesinde fikir işçilerinin cop yedikleri, hapse girdikleri, yollarının kesildiği günlerde herhangi bir davranışta bulunmayan gazete sahiplerinin tutumu sergileniyor ve “Fikir işçilerinin haklarını teminat altına alan kanunun çıktığı sırada, gazete kapatmak suretiyle Milli Birlik Komitesi’ni protesto yoluna gitmeleri” kınanıyordu.

Gazeteciler, aynı gün sendikadan başlayan sessiz bir yürüyüş yaptılar. Ellerinde “Simidimiz ve Hürriyetimiz İçin”, “Çalışan Gazeteciye Cop, Patrona Hazır Lop” gibi dövizler taşıdılar.

Çalışanların Ortak Ürünü: “Basın Gazetesi”

Sendika, 10 Ocak 1961 günü yaptığı toplantıda, patronun üç günlük boykotu sırasında “BASIN” adlı bir gazete yayınlamaya karar vermişti. Yönetim kurulu, aynı gün İstanbul Valisi Orgeneral Refik Tulga’ yı ziyaret ederek durumu anlatmış, gerekli formaliteler için desteğini istemişti. Fikir ve kol işçilerinin elbirliği ile 11 Ocak 1961 günü çıkarılmaya başlanan, çalışanların ortak ürünü “Basın Gazetesi” nin sahipliğine sendika üyesi Selçuk Çandarlı, Genel Yayın Müdürlüğü’ne Abdi İpekçi, Sorumlu Yazı İşleri Müdürlüğü’ne Semih Tuğrul ve Teknik Müşavirliği’ne de Murat Kayahanlı getirilmişlerdi.

Patronların üç günlük boykotu sırasında düzenli bir şekilde yayınlanan Basın Gazetesi, teknik olanaksızlıklar nedeniyle bazı eksiklikler taşıyordu ama gerek “Haktan ve gerçekten yana” oluşu, gerek “Meslek onurunu koruyuşu” ile okuyucuların büyük ilgisini toplamış ve 100 bin tiraj gibi o gün için önemli bir noktaya ulaşmıştı.

Gazetenin il günkü başlıklarından bir bölümü şöyleydi:

-  “Daima Halkın Hizmetindeyiz.”
“Dokuz işverenin gazetelerini kapatmaları üzerine fikir işçileri sessiz bir protesto yürüyüşü yaptılar.”
“Milli Birlik Komitesi ile beraber olan gazetecilerin bu hareketini halk ve gençlik teşekkülleri destekledi.”

10 Ocak 1961 günü Türkiye Radyoları’ nda “Olaylar ve Yankıları” saatinde yayınlanan yorumla ilgili bir haber de, “Basın Gazetesi” nde yer almıştı. Haberde yorumcunun, “Patronlar daha kanunu görmeden telaş içinde acele etmişlerdir.” dediği belirtiliyordu. Yorumcu, yasayla ilgili olarak düzenlenen seminerlere gelmeyen gazetecilerin dahi düşüncelerinin alındığını bildirmiş ve “Kanun, hürriyetlerinin sınırlarının, fikir işçilerinin hürriyet sınırlarında bittiğini bilmeyen dokuz gazete işvereninin menfaatlerini de haksever kaidelere bağlamıştır.” demişti.

Gazetelerin çıkmadığı ilk günün diğer gelişmeleri de şöyle özetlenebilir:

**Milli Birlik Komitesi Sözcülüğü’ nden yapılan açıklamada, “Bırakın üç gün değil, diledikleri kadar çıkarmasınlar... Yıllardan beri hak ve hukuk müdafii olduklarını iddia eden bazı yazarlar, ufak bir menfaat peşinde hak ve hukuktan ne derece ayrılabileceklerini göstermiş bulunuyorlar” denilmişti.

**Yurdun dört bir yanındaki gazeteci kuruluşları, dokuz patronun tutumunu kınamışlardı. Anadolu Basını, çalışan gazetecilerin yanındaydı.

**İstanbul’da gazete dağıtıcıları bir sessiz yürüyüş yapmışlar ve halk tarafından alkışlanmışlardır.

**İstanbul gazetelerinin yazı işleri müdürleri, bir bildiri ile, “Basının hakikaten emsali görülmemiş bir tehlikenin içine sokulduğu günlerde dahi başarılamamış bir hareketi” şimdi başaran dokuz gazete sahibini protesto etmişlerdi.

**Aynı gün fikir işçilerinin çok büyük bir bölümünün imzalayıp yayınladığı başka bir bildiride de “En iptidai meslek haklarıyla beraber, insanlık haysiyetleri de gazete sahibinin küçücük bir öfkesine, kaprisine ve menfaat endişesine kurban edilen Türk Gazetecisi, yeni kanunla en tabii haklarını elde etmiş bulunuyor.” denilmişti.

**İstanbul Basın Teknisyenleri Sendikası’nın gönderdiği telgrafta, gazete sahipleri kınanmış ve “Kendilerini hürriyet ve insan haklarının müdafii olarak efkâr-ı umumiye empoze edenlerin, aşırı kazançlarından pek cüz’i bir miktarını, varlıklarının yaşamasına sebep olanlara tevzii gibi adilane bir karar karşısında takındıkları tavrı, basının emek unsuru olan bizler şiddetle protesto ederiz” denilmişti.

**Ankara’da yayınlanmakta olan Öncü Gazetesi, 9 gazete sahibini kınamış ve sendikanın yanında yer almıştı. Öncü’de çalışanlar, gazetelerini İstanbul’a götüren araçlarla yola çıkmışlar ve dokuz patronu kınayan yazılarla dolu gazetelerini kendileri satmışlardı. Çünkü dokuzlar, o üç gün içinde diğer gazetelerin satılmaması için dağıtımcılara talimat vermişlerdi. Öncü gazetesinde bu noktaya da değinen Altan Öymen şöyle yazmıştı: “Bu, Dokuzlar Tröstü’nün karşısındakilerin fikir ve haber verme hürriyetine ve okuyucunun haber alma hürriyetine karşı asgari toleransa sahip olmadıklarını gösteren enteresan bir misaldir. Ellerinde iki gün sonra gene hâkim olacakları gazeteler var. Önce karşısındakileri dinleyip, iki gün sonra istedikleri cevabı verebilirler... ama bütün bunları, bu imkânları ellerinde mahfuz tutmakla yetinmiyorlar. Karşılarındakilerin seslerini hançerelerinde boğmak için, daha başlangıçta, özel metotların peşinden gidiyorlar.”

Ortak Ürünün Son Başyazısı

"Basın Gazetesi" nin üçüncü ve son sayısında çıkan başyazıda özetle şu görüşler yer aldı:

"Çıkarken ne demiştik? (Üç gün sizi gazetesiz bırakmayacağız.) ve işte bırakmadık. Bu sözümüzü tutmak için insanüstü bir çaba sarf ettik. Günümüzü gecemize kattık. Neler mi yaptık? Önce yazılarımızı yazdık, haberlerimizi hazırladık, sonra dizdik, sonra bastık, paketledik ve onları sırtımızda taşıdık. "Basın"ı sizlere ulaştırdık.”

“Biz bunlara yabancı değildik. Her birimiz ayrı ayrı, yıllarca ta mesleğe başladığımız ilk günden beri kaç defa kendi gazetelerimiz için bunu seve seve yaptık. Kim bilir kaç defa aynı fedakârlıkla da yapacağız. Bundan sadece sevinç duyuyoruz. Zira bu bizim meslek andımız ve haysiyetimizdir. Bizim meslekten beklediğimiz bütün kazanç, bu manevi zenginliktir."

Başyazının sonunda, “Ortadaki hava dağılmaz ve elde edilen haklara karşı olan "Zihniyet" devam ederse, basın emekçilerinin bütün güçleri ile yeniden savaşacakları ve "Kanun teminatı altındaki haklarından asla fedakârlık etmeyecekleri" belirtiliyordu.

Sonuç ve Acı Bir Anı

Gazetecilerin sosyal haklarını güvence altına alan 212 Sayılı Yasa'ya karşı dokuz gazete işvereninin üç gün süreyle gazetelerini kapatma kararı, hem meslek çevrelerinde hem de kamuoyunda tepki ile karşılanmıştır. "Basın Özgürlüğü” nü "lokavt" la bir tutan işverenler, bu olaydan sonra da 212 Sayılı Yasa'nın sağladığı hakları kaldırmak için çaba harcamış, fakat sonuç alamamışlardır. Yasayı geri aldırmayan işverenlerden bazıları, kanunların boşluklarından yararlanarak, fikir işçilerinin üzerinde baskı kurmaya çalışmışlardır. "Askere giden gazeteciye ücret ödememek", "Gebelikte ücret ödemekten kaçınmak", "Sözleşmenin feshi halinde, gazeteciye üç ay süreyle ücret ödemekten kurtulmak" gibi konularda kendilerince parlak "buluş" lara yönelmişler, örneğin gazetecilerden üzeri tarihsiz, "Peşin İstifa" dilekçeleri almak yoluna gitmişlerdir. Bu buluşlar öyle aşamalar geçirmiştir ki, bazı gazetelerde, mesleğe yeni girenlere, "Her türlü yasal hakkımı tam olarak aldım." cümleleri ile başlayan "ibra" kâğıtları bile imzalatılmıştır. Bu yollara karşı gazeteciler, yargı organları önünde başarılı savaşımlar vermişler ve haklarından vazgeçmemişlerdir.

212 Sayılı Yasa'yı benimsemek istemeyen bazı işverenlere karşı gazetecilerin örgütlü ikinci mücadelesi de 1963 yılında yaşanmıştır. "Asgari Ücret" leri yüksek bulan bazı gazete sahipleri hem bunları uygulamamış hem de 212 Sayılı Yasa'ya karşı yeniden hücuma geçmişlerdi. 1962'nin sonlarında Dünya'nın başlattığı kampanya, Ocak 1963'te Yeni Sabah'ta yayınlanan bir başyazı ile doruk noktasına çıkıyor. "Bir çırpıda çıkan harika bir kanun" diye nitelenen 212 Sayılı Yasa'nın "Kendilerine fikir işçileri adı takılan ve toplamı ancak 700 olan kişilere imtiyaz sağladığı” öne sürülüyordu. Yeni Sabah, gazeteciliğin “Meşakkatli bir meslek" olduğunu söyleyen Çalışma Bakanı'na çatıyor ve bu yasanın "temelinden yıkılmasını" istiyordu. Yeni Sabah'ta bu başyazının yayınlandığı 26 Ocak 1963 günü, Türk Basını, görev başında üç şehit veriyor, Hürriyet Gazetesi muhabirlerinden Yüksel Kasapbaşı, foto muhabiri Abidin Behpur ile gazetenin şoförlerinden Yüksel Öztürk, Trakya'daki şiddetli kışın yarattığı durumu yerinde saptamaya çalışırlarken donarak ölüyorlardı.

Basının Üç Şehidi, Bazı İşverenlere Acı Bir Cevap Vermişlerdi.

Gazeteciler o gün sendikaya başvurarak, çalışan gazetecilere karşı tavır takınan gazetelerin protesto edilmesini istediler. 28 Ocak günü üç şehidin toprağa verilmesinden sonra, 29 Ocak 1963 günü, yüzlerce gazeteci, 212 Sayılı Yasa'ya karşı hala direnmeye çalışan dört gazeteyi protesto ettiler. Sendika başkanı İhsan Ada yürüyüş sona ererken, "Şu topluluk, çalışanların dayanışma gücü olduğunu gösterir." dedi. Gazetecilerin taşıdıkları dövizlerde şu cümleler okundu:

"Gazeteciyi halkı aldatmakta kullanamazsınız.",

"Rotatifler beyinsiz olmaz",

"Sana sefa bize cefa",

"Düşünce özgürlüğünün yanında, sömürücülüğün karşısındayız."


Bu incelemeyi, protesto yürüyüşüne neden olan olaylardan birini oluşturan Yeni Sabah' ın başmakalesine karşı, gene aynı gazetede 27 Ocak 1963 günü çıkan Nezihe Araz' ın yazısından bir bölümle bitirelim:

"Bazıları gazetecilik mesleğini çok meşakkatli bulmayabilir, bazıları bir avuç gazeteciye tanınan asgari ücret meselesi gibi bir mevzuyu, onların asla layık olmadığı, haksız bir imtiyaz olarak değerlendirebilir. Ama aziz çocuklar, değil asgari ücret, artık sizlere verilebilecek ücretlerin en azamisi bile lütfedilse ne fayda var? Siz mesleğimizin aziz şehitleri olarak aramızdasınız. Bu yolda ne ilksiniz, ne sonsunuz. siz Çatalca'ya doğru yola çıkarken, ne kadar iyi biliyorum, ne ikramiye, ne tazminat ne de herhangi bir menfaat düşünüyordunuz."

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
<strong>Dikkat!</strong> Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.