Çok değil bu yılın nisan ayında AKP iktidarı, ABD öncülüğündeki işgalci güçlerin Suriye’yi bombalamasını destekliyor, dahası Suriye’ye atılan füzeleri “vicdanın sesi” diye tanımlıyordu. Hepimiz biliyoruz ki, füzelerden ölüm, acı, yas, katliam çıkarda bir “vicdan” çıkmazdı; lakin o günlerde siyasal iktidar ve çevresi bunu bile söylemiş, füzeleri adeta şiirsel bir dille karşılamıştı.

İktidara geldiği günden beri ABD’yi stratejik ortak diye tanımlayan ve hatta CHP’yi ABD karşıtı olmakla suçlayan, Balyoz ve Ergenekon davaları dahil olmak üzere kriminal pek çok konuda birlikte ortak söylemler geliştiren bu ikilinin arasına şimdilerde kara kedi girdi. Oysa ki, iktidar ve tilmizleri için Trump’un göreve gelişi Türkiye için şanstı, mutlu günlerin habercisiydi. Velhasıl öyle olmadı. 15 Temmuz sonrasında bile, iktidarın ABD yanlısı tutumuna rağmen ilişkiler düzelmedi. Gelinen noktayı hepiniz biliyorsunuz.

16 yıllık bu tarihten, çekilen o yüzlerce bol gülücüklü fotoğraflardan ve pek tabi “stratejik ortak” nidalarından geriye ne kalırsa ABD karşıtlığı adına elimize kalacak olan da odur işte. Emperyalizm bahsine hiç girmemek lazım zaten. Zira hali hazırda egemen dünya sisteminin bir parçası olmakla övünen, NATO müttefikliğini dilinden düşürmeyen bir iktidar var karşımızda. Emperyalizme karşı olmak, öncelikle bir ruh ve felsefe işidir; gündelik söylemler bu karşıtlığın zerresini bile oluşturamaz.

Fakat gelin görün ki, AKP ve onun güdümünde yürüyen medya çevresi, içinden geçtiğimiz krizi tamamıyla bir dış düşman pratiği üzerinden açıklarken bizim de bu söyleme katılmamızı istiyor. O kadar ki bütün bu söylemin dışında kalan ve krizi yapısal faktörler ışığında açıklamaya çalışan bizler her nasıl oluyorsa yine düşman safında kalmış oluyoruz. Peki bütün bir AKP geçmişi, ABD başta olmak üzere egemen güçlerle imzalanan onca antlaşma, ticaret rakamları, işgaller, istilalar ne olacak? Bir şey olacağı yok, çünkü İtalyanların da dediği gibi “duymak istemeyen kadar kötü sağır yoktur”

İktidar krizi dış düşman söylemine havale eder ve bütün bir ülkeyi bu söylem içerisinde toplama çalışır da, iktidarın çeperindeki “din sınıfı” hiç yabancı kalır mı bu politikaya. Nitekim kendileri de, iktidara siyasal yönden bağlı/bağımlı olduğu için dini argümanlarını bu yönde kullanmaya bir yerde mecburlar da. Örneğin bu isimlerden Ebubekir Sifil’e göre döviz ve altın bozdurmak “farz-ı aynı” imiş. Yani bütün Müslümanların bilmesi ve yapması gereken dini bir ödeve imiş bu durum. Neylersiniz, konu iktidar olunca, “kutsal” bile bir anda kendini politik argüman olarak görev mahallinde buluyor.

Benzer şekilde Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi öğretim üyesi Faruk Beşer de, krizi bir savaş olarak görüyor böyle düşünmeyen herkesi “hain” olmakla itham ediyor. O böyle düşünürken giydiği dini üniformayı ve o üniformanın inanç yorumunu dışarıda tutamayız. Muhtemeldir ki, malum hoca, dini görüşlerini de göz önünde bulundurarak insanları bu kadar kolay bir biçimde vatan haini ilan edebiliyor.

Siyasal iktidarın ve ona biat eden herkesin turnosol kağıdı da işte tam burası. Kendi gibi düşünmeyen, o suretten hayata bakmayan ve iktidarı izlediği politikalar nedeniyle eleştiren tüm mahlukat, bu zihniyete göre eninde sonunda “hain” olabiliyor. Krizden, ekonomik bunalımdan, ABD karşıtlığı ve işbirlikçi dini söylemlerden nerelere geldik. Aslında rotamız bizi zorunlu olarak buraya getirdi. Nitekim halkına hesap vermeyenler, suçlarını örtbas etmek için olmadık yollara başvurup birde hesap sormaya yeltenirler ki, şu an yaşadıklarımız da bu savı doğrular nitelikte.

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
<strong>Dikkat!</strong> Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.