“Doğruyu söyleyince doğru insan olunmuyor, doğruyu yapınca olunuyor..“ der Anooshirvan Miandji. Herhangi bir meseleyi kendine misyon edinip, mesuliyet üstlenenlerin aklından çıkarmaması gereken düstur bu sanırım. Başka bir biçimde de ifade edecek olursak insanın aynası sözleri değil, yaşamı, üretimidir.

Mensubiyet önemli bir iddia. Hele o mensubiyeti kurumsal bir ölçekte temsil ettiğinizi söylemek sizi daha önemli kılar. Zira siz artık iddianızı örgütlü bir ölçeğe taşımış ve bu ölçekle halkın karşısına çıkmış olursunuz. Bu bağlamda hatalarınız ve katkılarınız zaman geçtikçe yalnız adınıza değil üstlendiğinizi iddia ettiğiniz inanca, değere, anlayışa da yazılır. Örgütsel temsiliyetin böyle bir ağırlığı ve anlamı vardır. Bu öyle bir önemdir ki, savunduğunuz değerleri ileri taşıyıp, toplumsallaştırabileceği gibi, geriletip, çözülmesine de sebep olabilir.

Alevi toplumu adına hareket ettiğini öne süren örgütlü yapıları analiz ederken yukarıda ifade ettiğimiz anlayış temelinde değerlendirmek gerekir diye düşünüyorum. Öncelikle bu kurumlar, Alevi toplumunun temel değerlerine örneğin rızalık anlayışına, örneğin ikrara; özünü dara çekmeye ne ölçüde bağlılar? Eline, beline, diline sadık olan düsturuna ne ölçüde hizmet ediyorlar? Katılımcı, çoğulcu, demokratik yönetim modelini gereği gibi hayata taşıyabiliyorlar mı? Zira deyişlerinde, nefeslerinde, gülbanklarında her daim iyiyi ve doğruyu işaret edip onu tüm insanlık için sahiplenirken, örgütlerin kendi içlerinde bu değerlerden mahrum kalması yola katkı değil, zarar verir. Çünkü mensubiyet beraberinde mesuliyeti getirir.

Alevi örgütlülüğüne bu açıdan baktığımızda oldukça önemli sorunlar yaşadığını ifade edebiliriz. Şöyle ki bu örgütlenmelerin önemli bir kısmı mensubiyet dilini söylem üzerinden sahiplenirken, eylem pratiğinde sınıfta kalmakta dahası sahiplendikleri söylemden de uzaklaşmaktalar. Bir örnekle başlayalım. Hz.Ali Mısır Valisi Malik El Eşter'e yazdığı bir mektupta şöyle der: "Tayin ettiğin yardımcı, memur, asker ve polis tarafından fakir ve güçsüzlere uygulanan zulüm ve baskının önüne geçmelisin. Korku ve şiddeti ortadan kaldırıp, sertliği ve darlığı kendinden uzak tutmalısın ki, insanlar seninle yüz yüze korkmadan, çekinmeden konuşabilsinler." Bu satırlardan da anlaşılacağı üzere Hz. Ali halka uygulanan zulme ve baskıya karşı durduğunu açık yüreklilikle ifade ederken, kendilerinin uygulayacağı politikalarda da bu hususa önem vereceklerini belirtmekte. O halde bir Alevi örgütlenmesi öncelikli olarak “zulme, baskıya, haksızlığa karşı durma” ilkesini kabul etmelidir. Devam edelim isterseniz. Yine aynı mektupta şu satırlarda geçmekte: “Ey Mâlik! İyilik eden ile kötülük işleyeni eşit tutmaman gerekir. Çünkü bu eşit muamele iyi insanları iyilikten vazgeçirir, kötü insanları da kötülüğe dadandırır… Yöneticilerin sorumsuzca davranan birtakım özel dostları vardır ki bunlar halka zulmeder, insanları insafsızca ezmeye çalışırlar. Bu zulmü önlemek için, yakın çevrende dolaşan dostlarına ve hısımlarına devlet imkânlarından yararlanma hakkı vermemelisin. Kimi insanlara küçük de olsa farklı muamele yapmak tüm halkın tepkisine yol açabilir.” Ali’nin yolundan gittiğini söyleyen kurumlar benzer biçimde bu satırlara sinen ruhu da temsil etmeliler. Fakat burada önemli olan bir nokta var; Alevi örgütlenmeleri yukarıda aktardığımız anlayış ve ilkeleri görünürde ya da sözde değil eylem pratiğinde hayata geçirmelidir.

Görebildiğimiz kadarıyla Alevi örgütlenmelerinin çoğu sahiplenilen ilkeleri hayata geçirmekte noktasında iyi bir sınav veremediler ve hala veremiyorlar. Çünkü bu örgütlenmeler, Aleviliği şekilci ve ritüel yanı ile sınırlı tutarak, özünden, değerlerinden arındırmakta adeta ona hayat veren, onu anlamlı kılan felsefi köklerinden koparmakta. Bu anlamda yaşanılan pek çok vaka orta yerde durmakta. Burada tek yek olaylara girmeyeceğiz elbet. Lakin şunu söyleyelim ki, zalimle işbirliği içerisine girmekte zalimleşmektir; halka uygulanan baskıyı, zorbalığı görüp her şeye rağmen kişisel/kurumsal çıkarlar için kimi iktidar odakları ile yan yana gelmekte zalimleşmektir; “kutsal” adına hareket ettiğini öne süren bir kurum bu temel bilinçten yoksunsa orada zaten yürünen yol, inanılan yol değildir.

Bakın şu Gülbank Cem’de dile getirilmekte: “Allah, namerde-merde muhtaç eylemeye. Duvarımızdan taş, gözlerimizden yaş dökmeye. Genç yaşta ölüm, ihtiyarlıkta zulüm vermeye. Hak evimizin, toplumumuzun ağız tatlılığını bozmaya. Huzur vere, dertlerimize derman, hastalarımıza şifa, borçlarımıza eda nasip eyleye. Yolumuzu yolsuza, yüzümüzü nursuza uğratmaya. Gökten hayırlı rahmetler, yerden hayırlı bereketler; ana babasına, toplumuna hayırlı evlatlar vere.” Buradaki mesaj gayet açık. Cemevleri bu öğreti ve düsturla yoğrulmalı, bu değerlerin ışığı altında var olmalıdır. Fakat siz kalkıp tam da bu değerlere aykırı hareket eden daha açık bir ifadeyle toplumun dirliğini, huzurunu, barışını bozan kişi ya da kurumlarla hareket ediyorsanız, ne yürüttüğünüz cem cem olur ne de sürdürdüğünüz yol sahip çıktığınız yol olur.

Bu anlamda yukarıda saydığımız sorunlar ölçeğinde kimi Cemevi derneklerinin çok sorunlu biçimde faaliyet yürüttüğünü açık sözlülükle ifade etmemiz gerekir. Bu durum adeta “Siyasal İslam” vari “Siyasal Alevilik” biçiminde tezahür etmektedir. Örneğin yolun başat değerlerine aykırı biçimde Cemevi yapanlar, bu durumu “inanca hizmet” olarak tanımlayabilmekteler. Başlı başına bir yazı konusu olan bu konunun ayrıntılarına şimdi girmeyeceğiz ama ibadethanelerin çokluğu sahiplenilen inancı ileri taşıyor olsaydı, on binlerce cami yanı başımızda dururken ahlaki/etik ilkelerde dünyanın önde gelen ülkeleri arasında olurduk, lakin durum tam tersi.

Alevilik bağlamında saydığımız ve “öze” vurgu yaptığımız bu sorunlar pek tabi olarak “iktidarlaşma” sorunsalından ayrı olarak okunamaz. Bir yandan siyasal iktidara hoş gözükmeye öte yandan kişisel/örgütsel iktidarı önde tutmaya meyilli örgütler, hiç kuşku yok ki, Alevilik değerlerini ve yolunu değil, kendi ikbal ve çıkarlarını temsil etmektedir. Bu noktada Elias Canetti’nin şu ifadelerini hatırlatmakta fayda var diye düşünüyorum: “Besin vermekle buyruk vermek arasında sıkı bir bağ vardır.”

Sözü uğurlarken şunu ayrıca belirtelim; öze ruhunu veren temel değer ve düsturlar ortada iken sözde bunlar adına hareket edip, sahiplenilen değerlere sırt çevirmek, inancı rant aracı haline getirmektedir. Buna karşı çıkacak olanlar da öncelikle yola revan olan canlardır.

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
<strong>Dikkat!</strong> Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.